“Modern dünyanın iskeleti çelikten, beyni kumdan, sinirleri kritik minerallerden oluşmaktadır”
I - DEMİRİN EVRİMİ: İNSANLIĞIN KADERİ
Tarih öncesi çağlar, medeniyetlerin teknolojik gelişimini yansıtan ana malzemelerle anılır: Taş Devri’ni takiben Bakır, Tunç ve nihayet Demir Çağı. Günümüzde en yaygın olarak kullanılan metalin demir/çelik (yıllık yaklaşık 1.9 milyar ton) olduğu, onu takip eden ikinci yaygın metalin alüminyum (yıllık yaklaşık 69 milyon ton) olduğu dikkate alındığında, medeniyetimizin yapısal temelini oluşturan Demir Çağı’nın hâlâ devam ettiği gerçeği ortaya çıkar. Zira günümüzde kullanılan çelik, demirin yüksek performanslı bir alaşımından ibarettir.
Modern altyapımız olan köprüler, ulaşım ağları, gökdelenler, ağır sanayi makineleri ve enerji tesisleri hâlâ demir ve çeliğin endüstriyel gücüne dayanmaktadır. Bu çağın hegemonyasında, bu temel malzemenin kontrolünün, tedarik zincirinin ve üretim teknolojisinin jeopolitik açıdan ne kadar kritik olduğunu göstermektedir.
Demirin serüvenini bilmek medeniyet tarihini bilmektir. Bu basit ama güçlü element, sadece alet ve silah yapımında değil; aynı zamanda toplumların ekonomik, politik ve kültürel dönüşümlerinde de belirleyici rol oynamıştır. Bu makalede, demirin geçmişten günümüze uzanan yolculuğu, insanlık tarihindeki etkileri ve hegemonya mücadelesindeki yeri incelenmektedir.
Çelikten Bağların Yeniden İnşası
2000–2010: Küresel çelik üretiminde Çin, düşük maliyet, ölçek ekonomisi ve geniş üretim kapasitesi sayesinde hızlı bir yükseliş gösterdi. Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası Doğu Avrupa’da üretim kapasitesi azalırken, Batı ülkeleri yüksek teknoloji ve kalite odaklı üretime yöneldi. Bu dönemde çelik, sadece inşaat ve sanayi için değil, bilgi ve iletişim altyapılarının temel malzemesi olarak da öne çıktı. Veri merkezleri, elektrikli araçlar, rüzgâr türbinleri ve 5G altyapıları çeliğe dayanarak inşa edildi.
2010–2025: Karbon nötrlüğü ve sürdürülebilir üretim hedefleri, yeni çelik alaşımlarının geliştirilmesini hızlandırdı. Örneğin, Mn–Al–Si çelikler elektrikli araç gövdelerinde hafiflik ve dayanıklılık sağladı. Çin, dünya çelik üretiminin %50’den fazlasını kontrol ederek jeoekonomik bir güç aracına dönüştürdü.
Günümüzde çelik üretimi, yalnızca hacimle değil, çevresel ayak iziyle de ölçülmektedir. Çin’in düşük kârlı/yüksek emisyonlu üretimini Güneydoğu Asya ve Afrika’ya kaydırma stratejisi bir yönüyle karbon yükünü yayma amacı taşımaktadır. Çin karbondan kaçınmanın (emisyonu azaltmanın) yanında Yeşil Hidrojen teknolojisini de hızla geliştirmektedir. Bu noktada Yeşil Hidrojenli Çelik (Green Steel) devreye girer: Geleneksel üretimdeki karbon salan kok kömürü yerine, yenilenebilir enerjiden elde edilen hidrojen kullanılır ve atık olarak sadece su buharı salınır. Bu süreç, çelik üretimini karbonsuzlaştırmanın tek yoludur.
Buna karşılık Batı (özellikle AB), demir cevherini kok kömürü yerine Yeşil Hidrojen ile indirgemeyi amaçlayan (HYBRIT gibi) projelerle yüksek teknoloji ve sıfır emisyon odaklı yeni bir hegemonya kurmaya çalışmaktadır. Bu “Yeşil Çelik” yarışı, çeliği bir kez daha jeopolitik bir göstergeye dönüştürmekte; karbon sınır vergileri (CBAM) ise uluslararası ticarette yeni koruma duvarları örmektedir. ABD ise Cumhuriyetçilerin neorealist, Demokratların neoliberal anlayışa dayanan farklı politikaları nedeniyle küresel çapta gerilime sebep olmakta, belirsizlikleri beslemektedir.
Kritik Eşik 6: Çelik, artık yalnızca üretim veya askeri güç göstergesi değil; küresel tedarik zincirleri ve dijital altyapıların stratejik maddesi hâline geldi. İnsanın insana köleleiği sonlandırıldı; ancak endüstriyel çelik robotlar, insanlığın emeğini devralan yeni metal köleler olarak tarihteki yerlerini almaya başladı.
Demir, ilk ortaya çıktığında gökten düşen bir taş; bugünse medeniyetimizin görünmez iskeletidir. İnsanlık tarihindeki her güç merkezi, demiri veya çeliği kontrol ettiği ölçüde hükmetmiştir.
II. ÇİN’İN DÖNÜŞÜMÜ: GÜLEN EĞRİ’DEN GÜLEN KÜRE’YE
Gülen Eğri Teorisi: Küresel Değer Zincirinde Rol Dağılımı
1980’lerin sonunda Acer’in kurucusu Stan Shih, küresel üretim zincirlerinde değer dağılımını açıklamak amacıyla “Gülen Eğri (Smiling Curve)” modelini geliştirdi. Bu modele göre, bir ürünün yaratım sürecinde en yüksek katma değer zincirin uç noktalarında yoğunlaşmaktadır: sol uç Ar-Ge, tasarım ve patent gibi entelektüel sermaye faaliyetlerini, sağ uç ise pazarlama, marka yönetimi ve müşteri ilişkilerini temsil eder. Zincirin orta kısmında yer alan üretim, montaj ve lojistik süreçleri ise daha düşük katma değer ve kârlılık taşır. Dünya’da en çok üretilen ve üretim prosesi gereği kârlılığı az, çevresel maliyeti yüksek olan demir çelik sektöründe üretim aksındaki kayma dramatik olmuştur.
Çin’in 2000 yılında çelik üretimi 128 milyon ton civarındayken 2020 yılında yüzde 700’den fazla artarak 1.053 milyon tona çıkmıştır. Hindistan’da 27 milyon tondan 110 milyon tona, Güney Kore 51 milyon tondan 71 milyon tona, Türkiye’de 14 milyon tondan 34 milyon tona, Vietnam 0’dan 20 milyon tona yükselmiş, ABD üretimi ise 159 milyon tondan 72 milyon tona gerilemiştir. İngiltere ve AB ülkelerinde benzer düşüşler görülmüştür. Gülen Eğri kısa sürede etkisini göstermiştir.
Batı ekonomileri, bu yapıda fikir ve marka üreticisi olarak eğrinin iki ucuna yerleşmiş, Çin ise uzun yıllar “dünyanın atölyesi” olarak orta noktada kalmıştı. Bu durum, neoliberal küreselleşmenin temel paradoksunu yansıtmaktadır: Batı düşünür, Çin üretir. Çin ise bu hiyerarşiyi kabullenmeyerek stratejik bir dönüşüm başlattı; üretim odaklı konumunu teknoloji, Ar-Ge ve marka geliştirme yatırımlarıyla destekleyerek, küresel değer zincirinde kendi katma değerini artırmayı hedefledi.
Çin’in Tepkisi: “Gülen Küre” (Smiling Globe) Stratejisi
2000’lerin ortasından itibaren Çin, küresel değer zincirindeki düşük katma değerli pozisyonunu dönüştürmek amacıyla sistematik bir strateji geliştirdi. Bu strateji üç boyutta ilerliyor:
1. Dikey Yükselme – Teknolojik Merdiven
Çin, üretim hacmini artırmakla kalmayıp üretim kalitesi ve teknoloji yoğunluğunu da yükseltiyor. “Made in China 2025” programı, çelikten robotik üretime kadar on stratejik sektörü hedefledi, yüksek teknolojili çelikler, paslanmaz ve alaşımlı ürünler ile nano-çelik üretimi teşvik edildi. Böylece Çin, Gülen Eğri’nin alt noktasından yukarı doğru tırmanmaya başladı.
2. Yatay Yayılma – Küresel Ağların Yeniden Yapılandırılması
Çin, yalnızca kendi sınırları içinde değil, Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) aracılığıyla dış pazarlarda da üretim ve tedarik ağları inşa etmeye başladı. Bu ağlar, Batı merkezli lojistik zincirlerine alternatif olarak Çin merkezli yeni bir ekosistem oluşturuyor. Afrika, Ortadoğu ve Güneydoğu Asya’da çelik fabrikaları, enerji altyapıları ve maden işletmeleri kurarak coğrafi bağımlılık zincirleri yaratıyor.
3. Fikri Sermayeye Sıçrama
2000’lerin sonuna gelindiğinde Çin, yalnızca ürün değil patent üretmeye de başladı. Huawei, CATL ve BYD gibi şirketler, Ar-Ge faaliyetlerinin yoğun olduğu zincirin sol ucuna entegre oldu; 2024 itibarıyla Çin, dünya patent başvurularında lider konuma geldi. Kendi markalarını oluşturdu. Pazarlama sistemleri geliştirdi.
Bu üç boyut sayesinde Çin, Gülen Eğri’nin merkezinde (orta) kalan üretim ve montaj süreçlerini katma değer açısından merkeze çekti, zincirin yönetimini ve kontrolünü kendi lehine yeniden yapılandırdı. Tasarım (sol) – pazarlama (sağ) uçlarında da atılım yaparak eğriyi değiştirmeye başladı.
Ekonomiden Jeopolitiğe Yeni Küresel
Güç Dengesi
Çin, üretim fazlasını yalnızca ekonomik sermaye olarak değil, aynı zamanda jeopolitik sermaye olarak kullanmaktadır. Çelik ve nadir toprak elementleri (NTE), bu stratejinin iki temel dayanağını oluşturmaktadır: çelik, sanayi altyapısındaki kontrolü güçlendirirken; NTE, yüksek teknoloji ekosistemlerini güvence altına almaktadır. Gülen Eğri, her bir ürünün değer zinciri için geçerliydi. Çin’e düşen değer zincirinde üretimle meşgul olmaktı. Oysa Çin rekabeti üretim zincirinden (üründen) öteye taşıdı. 2025’te rekabet ürün değil, altyapı üzerinden: Çelik → liman → demiryolu → 5G → veri merkezi → elektrikli araç şarj ağı ve bunları destekleyen finansman. Bu, dairesel, çok katmanlı, coğrafi olarak dağılmış bir küre. Çin tüm dünyayı kapsayan kendi eğrilerini oluşturuyor. Gülen Eğri’nin küresel üretim ağı ve stratejik altyapı entegrasyonunu yansıtacak şekilde üç boyutlu halini “Gülen Küre” olarak adlandırmayı öneriyorum.
Böylece Çin, neoliberal küreselleşmenin “Gülen Eğri”sini tersine çevirerek “Gülen Küre” modelini hayata geçirme ve Batı’nın uzun süre yönettiği küresel düzeni kendi lehine yeniden şekillendirme yolunda, yumuşak güç unsurlarıyla, kararlılıkla ilerliyor.
Bu dönüşüm, yalnızca ekonomik bir rekabet değil, küresel değer zincirlerinin coğrafi ve stratejik yeniden konumlandırılmasıdır.

III. ÇELİK KOÇBAŞI: HEGEMONYAYI
İHRAÇ STRATEJİSİ
Çin, tarih boyunca “demiri ateşle ehlileştiren” bir medeniyet olmuştu. Ancak 21. yüzyılda demir, Çin’in elinde yalnızca üretim malzemesi değil, jeopolitik bir kaldıraç haline geldi. Bugün Çin, yılda yaklaşık 1 milyar ton çelik üreterek dünya toplamının (1.8 milyar ton) yarısından fazlasını karşılamakta. Bu üretim ölçeği yalnızca sanayi üstünlüğünü değil, aynı zamanda küresel bağımlılık yaratma kapasitesini ifade etmekte. Bu çerçevede temel soru şudur: Çin, neden çeliğe böylesine stratejik bir anlam yüklemektedir?
Rasyonel Strateji: Çelikten İmparatorluk Kurmak
Çin’in ekonomik yükselişinde çelik, iki yönlü bir işlev üstlenmiştir: Çelik, ulusal kalkınmanın omurgasını oluşturur; altyapı, inşaat, enerji, ulaştırma ve savunma sektörlerinin temel malzemesi olarak iç ekonomik büyümeyi destekler. Diğer yandan uluslararası ölçekte bağımlılık üreten bir araçtır. Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) kapsamında yürütülen altyapı projeleri, Çin çeliğiyle inşa edilmekte ve bu sayede birçok ülke sanayi altyapısı bakımından Çin’e bağlanmaktadır. Bunun yanında Çelik fabrikalarını dışa taşıyarak nüfuzunu yaymaktadır. Bu çift yönlü işlev, Batı’nın sanayi üstünlüğünü aşındırmakla kalmaz; aynı zamanda yeni bir hegemonya biçimi yaratır: “Sadece üretim değil, üretim ağlarının hâkimiyeti.”
Çin’in son zamanlarda çelik üretiminde uyguladığı kısıtlama ve yeniden yönlendirme politikaları, bu bağlamda yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik mühendislik araçlarıdır Bu stratejinin arkasında beş temel motivasyon bulunmaktadır.
1. İçeride Dönüşüm – Karbon Ayak İzini Azaltmak, Katma Değeri Yükseltmek
2021’de açıklanan Çelik Sanayinde İstikrar Planı, görünürde çevreci bir dönüşüm projesidir; fakat özünde üretim kalitesini artırma ve ekonomik yapıyı yeniden yönlendirme amacını taşır. Çin, yüksek emisyonlu ve düşük kârlı üretimi sınırlayarak sanayisini yüksek katma değerli alaşımlar, paslanmaz çelik ve ileri metalürji alanlarına yönlendirmektedir. Bu sayede üretim hacmi azalsa da birim başına kazanç artmakta; “karbon nötr” politikası bir ekonomik seçilim aracına dönüşmektedir. Çin, “yeşil dönüşüm” söylemini kullanarak düşük kârlı segmentleri dışarıya taşımakta, yüksek teknolojili segmentleri içeride tutmaktadır. Emisyonu azaltırken Yeşil Hidrojen teknolojilerini geliştirerek karbon nötr zincirini kırmayı amaçlamaktadır.
2. Jeopolitik Bypass – Batı’nın Vergi Duvarlarını Aşmak
Çin çeliği uzun süredir ABD ve AB’nin anti-damping vergileriyle hedef alınmaktadır. Buna karşılık Çin, üretimini coğrafi olarak dışarıya taşıyarak bu bariyerleri jeopolitik bypass yöntemiyle aşmıştır. China Baowu Steel ve HBIS gibi dev firmalar, Afrika, Orta Doğu ve Güneydoğu Asya’da tesisler kurarak “yerli üretici” statüsü kazanmıştır. Böylece Çin çeliği, Mısır, Endonezya ve Malezya gibi ülkelerde “yerel üretim” etiketiyle dünya pazarına girebilmektedir. Çin, ticaret kısıtlamalarını coğrafyayla aşmakta; üretim yerini değil, küresel ticaret sisteminin sınırlarını yeniden tanımlamaktadır. Bunlar çelik koçbaşının vergi duvarını yıkan darbeleridir.
3. Güvenli Ağlar – Deniz Hakimiyetinden Kara Egemenliğine
Çin’in çelik endüstrisi büyük ölçüde dış kaynaklı demir cevherine bağımlıdır. Bu cevherin %60’ından fazlası Avustralya ve Brezilya’dan ithal edilmekte; taşımacılık rotaları ise ABD donanmasının denetimindeki deniz yolları üzerinden geçmektedir. Bu durum, Çin için stratejik bir risk doğurmaktadır.
4. Kaynak Bağımlılığını Kırma – Küresel Sermaye Kapanından Kurtulmak
Çin’in çelik stratejisindeki beşinci motivasyon, hammadde tedarikinde küresel sermaye bağımlılığını kırmaktır. Yıllık çelik üretimi için gereken devasa miktardaki demir cevheri, uzun yıllar BHP, Rio Tinto ve Vale gibi Batılı madencilik devlerinin elindeydi. Bu durum, fiyat belirleme gücünü Çin dışına taşımış ve tedarik zincirini Batı’nın jeopolitik etkisine açık hâle getirmiştir.
Çin bu bağımlılığı azaltmak için: Afrika’daki Simandou (Gine) ve Belinga (Gabon) gibi dev sahalara ortak olmuş, Latin Amerika, Orta Asya ve Avustralya’da doğrudan maden hisseleri satın almıştır. Böylece demir cevheri çıkarımı ile çelik üretimini aynı coğrafyada bütünleştiren kaynak–üretim zinciri oluşturmuştur. Çin, demir filizini artık küresel madencilik devlerinden değil, kendi sermaye uzantılarından temin ederek ekonomik bağımsızlık kazanmakta ve Batı’nın maden hegemonyasını çelik koçbaşı darbeleriyle kırmaktadır.
5. Hegemonik Yayılım – Yeni Bağımlılık Çemberi Kurmak
Çin’in dışa taşıdığı her çelik yatırımı, yalnızca bir fabrika değil, aynı zamanda bağımlılık mekanizmasıdır: Finansman Çin bankalarından, teknoloji Çin mühendisliğinden, yönetim Çinli şirketlerden sağlanmaktadır. Bu yapı, Kuşak ve Yol hattındaki ülkeleri sanayi altyapısı üzerinden Çin’e bağlamaktadır. Üretim dışsallaşsa dahi, zincirin merkezi Çin’de kalmaktadır. Çin, klasik Batı sömürgeciliğinden farklı olarak toprak değil, üretim bağımlılığı kurmakta; çeliği yeni çağın “sessiz sömürge aracı” haline getirmektedir.
Bu stratejilerin toplam etkisi, küresel çelik üretiminin coğrafi ve iktisadi merkezini yeniden tanımlamaktadır. Küresel üretim artık tek merkezli değil, Çin merkezli çok düğümlü bir ağ biçimini almaktadır.
Çelik Koçbaşı Darbesi
Batı’nın ekonomik düzeni uzun süre finans–teknoloji–tasarım ekseninde şekillenmişti. Çin, bu yapıya “çelikten bir koçbaşı” ile saldırıyor: Batı’nın üretim altyapısını aşındırıyor, tedarik zincirlerini Çin merkezli hâle getiriyor, lojistik yolları yeniden yönlendiriyor ve sonunda küresel değer zincirinin kilidini eline alıyor.
Çin’in bu agresif stratejisinin sürdürülebilirliği, kamu kuruluşu (SOE) niteliğindeki çelik devlerinin, kârsız bile olsa üretime devam etme ve sistemik bir iflas riskinden devlet garantisiyle korunma kabiliyetinden kaynaklanıyor. Bu gücün finansal yakıtını ise, Çin’in ihracattan elde ettiği sürekli ve büyük cari fazlası oluşturuyor; bu fazla, Ar-Ge yatırımlarını, teknolojik sıçramayı ve kritik altyapı projelerini Batı’nın finansal koşullarına bağlı kalmadan finanse etme imkanı sağlayarak, hammadde ve deniz yolu bağımlılığı gibi kırılganlıkları dengelemektedir.
Batı sermayesinin kâr odaklı, dağınık ve kısa vadeli salınımı ile Çin’in planlama merkezli, bütüncül ve uzun vadeli çelik iradesi arasındaki rekabette, makas giderek Çin lehine daralıyor. Avrupa Birliği’nin yeşil çelik stratejisi önemli fakat cılız; yüksek maliyetler, altyapı eksiklikleri ve ABD’nin tutarsız karbon politikaları karşısında etkili bir karşı ağırlık oluşturamıyor. ABD’nin yüksek teknoloji alanındaki baskısı Çin’i yavaşlatsa da, Çin’in üretim-tedarik-lojistik üçgeninde kurduğu maddi üstünlüğü durdurmaya yetmiyor.
Çelik, yeniden bir iktidar metaline dönüşmüştür — ancak bu kez kılıçta değil, küresel tedarik ağlarında.
Küresel fiyatların referansı hâline gelen “Çin iç pazar fiyatı”, bugün Londra Metal Borsası’ndan bile daha belirleyici bir etkiye sahiptir. Bu sayede, birçok ülkenin sanayi maliyeti Pekin’in arz kararlarına bağlı hâle gelmiştir.
Çin dışında (S.Arabistan, Zimbabve, Nijerya) kurulan çelik fabrikaları, Çin kredileri ile finanse edilmiştir. Bu krediler, üretim kararlarını doğrudan Pekin’in onayına bağlamaktadır.
Böylece klasik askeri üsler yerine, “sanayi üsleri” üzerinden nüfuz tesis edilmektedir. Türkiye, Endonezya, Tayland, Çinli çelik üreticilerince yatırım planlanan ülkeler arasında yer almaktadır.
Çin çeliği, küresel tedarik zincirinde bir para politikası aracı gibi çalışmakta; arz ve finans kontrolüyle ekonomik yönlendirme sağlamaktadır.
Altyapı Diplomasisi: Betonun Altındaki Çelik
Kuşak ve Yol Girişimi (BRI), yüzeyde ulaştırma ve yatırım projesi olarak görünse de, özünde bir çelik diplomasisidir. Her demiryolu hattı, liman veya baraj projesi, binlerce ton Çin çeliğiyle inşa edilir. Bu, alıcı ülke için yalnızca bir inşaat değil, uzun vadeli teknik bağımlılık anlamına gelir.
Pakistan – Gwadar Limanı, Çin çeliğiyle inşa edilmiş ve Çinli şirketler tarafından işletilmektedir. Afrika demiryolları, raylar, vagon şasileri ve bağlantı elemanları Çin menşelidir. Bu ülkeler, aynı standardı sürdürmek zorunda olduklarından, bakım ve yedek parça açısından Çin’e kalıcı biçimde bağlı hâle gelmektedir.
Bu nedenle Çin’in stratejisi, yalnızca bir “borç tuzağı” değil, aynı zamanda bir “malzeme tuzağı” stratejisidir.
Jeopolitik Etki: Çelikle Kurulan Sessiz
Hegemonya
Ortaya çıkan yapı, ideolojik değil, altyapı bağımlılığına dayalı ekonomik bir ağdır. Batı ittifakları güvenlik anlaşmalarına dayanırken, Çin’in ittifakı inşa edilmiş bağımlılıklar üzerine kuruludur.
Çin’in çelik ihracat haritası bu ağı açık biçimde göstermektedir: Güneydoğu Asya, Afrika, Orta Doğu ve Latin Amerika hepsi Çin kaynaklı sanayi ve altyapı projelerine yüksek derecede bağımlıdır. Bu durum, savaşsız bir yayılma biçimi ortaya çıkarmıştır: Çin, malzeme yoluyla jeopolitik nüfuz kurmaktadır.
Batı denizleri kontrol ederken, Çin betonun altındaki çeliği kontrol etmektedir.
Çelik Gerilim: Küresel Güç Çatışmasının
Yeni Eksen
Bugünün görünmeyen gerçeği: modern dünyanın iskeleti çelikten, beyni kumdan, sinirleri nadir toprak elementlerinden oluşmaktadır. Veri kabloları dahi çelik zırhla korunur, yani her dijital altyapının temeli fiziksel metallere dayanır. Batı’nın 1990’lardan itibaren benimsediği post-endüstriyel ‘madde ötesi ekonomi’ tezine karşılık, Çin; maddi üretimin, özellikle metalurjik altyapının, hâlâ hegemonik gücün çekirdeği olduğunu, “bilgi” kadar “maddeyi” de kontrol etmenin zorunluluğunu erken kavramıştır. Küresel hegemonya, ideolojilerin değil, fırınların, sıcaklıkların ve üretim akışlarının kontrolüyle belirlenmektedir.
Çin-ABD gerilimi, küresel tedarik zincirlerinin tamamını yeniden şekillendirdiği gibi Türkiye’yi de doğrudan etkilemektedir.
Türkiye’nin Çelik Mirası: Sanayi Omurgası
Türkiye, konumu ve üretim kapasitesi itibarıyla küresel çelik zincirinde hem bölgesel üretici hem de geçiş merkezi konumundadır. 2023 verilerine göre Türkiye, yaklaşık 35 milyon ton ham çelik üretimiyle dünyanın 8. büyük üreticisidir. Sektör, yılda yaklaşık 16 milyar dolar ihracat ve 2 milyondan fazla dolaylı istihdam yaratmaktadır. Üretimin ana ağırlığı, inşaat çeliği, uzun ürün ve yassı sıcak haddelenmiş ürünler üzerindedir. Paslanmaz çelik tamamen yurt dışından (AB, Çin, Endenozya G.Kore v.d.) ithal edilmektedir. İthal paslanmaz çeliğe dayanıklı güçlü bir sanayi vardır. Değer zincirinin eksik halkası paslanmaz çelik üretimidir.
Cumhuriyetin ilk sanayi politikası (1930’lar) Karabük Demir Çelik Fabrikaları ile başlamış, Soğuk Savaş döneminde Ereğli Demir Çelik (Erdemir) gibi tesislerle güçlenmiştir. Dolayısıyla çelik, Türkiye için yalnızca bir sanayi kolu değil, modernleşmenin ideolojik simgesidir. Türkiye’nin kalkınma hikâyesi “çelikle örülmüş” bir hikâyedir. Ancak bu çeliğin türü hâlâ karbon-temelli ve düşük alaşımlıdır. Türkiye soğuk savaş müttefiki Batı’dan çelik üretim teknolojisini alamamış, düşman (!) Sovyetler Birliği’nden temin etmiştir. Bunun bedelini darbelerle ödemiştir.
Türkiye demirden çeliğe geçmiş ama paslanmaz çelik üretimine geçememiştir.
ABD’nin Açmazı, Türkiye’nin Fırsatı
Neoliberal küresel sermayenin inşa ettiği ve Çin’in adım adım yıktığı Gülen Eğri’nin kaderi, ABD iç politik rekabetine bağlı olarak belirlenecektir. Demokratlar küresel sermayenin baskısıyla, Çin’i üretim yüklenicisi olarak orta kısımda tutmaya, eğriyle oluşturulan statükoyu korumaya çalışırken; Cumhuriyetçiler, Trump’ın ikinci döneminde eğriyi parçalayarak değer zincirinin tamamını ABD ve güvenilir müttefikler içinde yeniden kurmak istemektedir. Bu iç çatışma, Çin’in “Gülen Küre” stratejisine altın değerinde zaman kazandırmaktadır. Zira Washington kendi içinde “eğriyi koruyalım mı, yok edelim mi” diye tartışırken, Pekin, Afrika’dan Asya’ya uzanan çelik üsleriyle küresel zinciri kendi lehine örmektedir.
Türkiye için bu, bir takım fırsatlar taşımaktadır: Demokratlar iktidardayken yeşil çelikte AB ile ortaklık, paslanmazda tedarikçi olabilir; Cumhuriyetçiler kazandığında ABD çelik sanayii ile Çin’e karşı ortaklık ve yine Avrupa pazarına erişim kolaylığı sağlanabilir. Diğer yandan Çin, AB pazarına erişim için Türkiye’nin konumundan yararlanmak istemektedir ki, bu Türkiye’nin Çin’e karşı pazarlıkta elini güçlendirecektir. Çin paslanmaz çelik üretimi için Türkiye’ye yatırım yapabilir ancak bu bağımlılık oluşturmayacak şekilde olur.
Türkiye kendi konumunu atacağı akıllı adımlarla kendisi belirleyecektir. Demir çelik üretim kapasitesi yüksek, gerekli ferrokrom kaynaklarına sahip, nikel üretimi var; geriye bunları bir araya getirip paslanmaz çelik üretmek kalıyor. Bu da bir TOGG mesafede. Ancak TOGG’a giderken eldeki OYAK’tan da olmamak gerekir.
Artık mesele “kim daha çok üretir” değil; “kim üretimin yönünü belirler, kimin çeliği dünyayı taşır” sorusudur. “Dolayısıyla günümüz hegemonya mücadelesi, sadece fabrikaların çeliğini değil, aynı anda fikirlerin inovasyonunu ve finansın akışını da kontrol etme savaşından ibarettir.”
“TürkiyeYüzyılı” çelikten sorunlara verilecek doğru cevaplarla inşa edilecektir.
